Çarşamba, Ocak 21, 2009

ZENCİ GİBİ DEĞİL GİBİ GARSON

Ah ben ne sıkıntılı adamım bilmezsiniz. Yo yo yo, hiç itiraz kabul etmem. Ben ki; en keyifle geçirilecek anlarımı bir cehennem azabına dönştürmek konusunda ustalar ustasıyımdır, hiç bilmezsiniz.

Galata'da kahveye otumuşum. Bak mesela bu kahveye girdiğimde düşünmeden kuleyi gören cama sırtım dönük mü oturdum; artık buhranların en büyüğü, acıların en şerrefsizi benim demektir. Kalkıp diğer sandalyeye, kuleyi görenine hani, oturamam. Oturamadığım gibi, kalkıp oraya oturma fikrini de kafamdan atamam. İçim içimi yer, götümde kurtlar fink atar da ben kımıldayamam. Takarım kafayı ona. Taktıysam her şeye takarım bu sefer. Garson bakar, ocakçı bakar, zenci gibi değil gibi olan kısa boylu bıyıklı garson da bakar. Taktım kafayı sana "zenci gibi garson", kurtulman namümkün.

Ah ben ne takıntılı, ne hayalperest adamım bilmezsiniz.

"Dedesinin dedesinin dedesi, Sahra'nın Gocunuk kabilesinde mutlu mesut yaşarken, üst üste üç gece aynı rüyayı görmüş. Rüyasında taştan sipsivri zirvesi olan bir dağ varmış. Kule ne bilmeyen dede gördüğü bu taştan dağın içine girip çıkan acayip renki, tuhaf insanları farketmiş neden sonra. Durduğu yerden dağın dibinde hiç kımıldamadan duran iki ayaklı parlak renkli hayvanlarla, hemen ileride geçip giden, dört siyah ayaklı gürültüyle parıltılı hayvanlar geçişiyormuş bir o yana bir bu yana. Ve yine birden her tarafın bu sivri dağdan daha küçük, ama yine taştan küçük tepelerle çevrili olduğunu, arlarından hiç su akmayan vadilerin geçtiğini de anlayıvermiş. Korkuyla gerileyince sırtını sert bir yere çarpıp heyecanla dönmüş. Büyükçe bir kulübenin dibinde olduğunu anlamış anlamasına da, neye çarptığını anlayamamış. Kulübenin içini görebiliyormuş çarptığı yerden ama bi türlü geçememiş içeriye. Sanki görünmeyen bir şeyler onun içeriye girmesine engel oluyormuş gibiymiş. Derken birden hava kararmış, dağın sivri zirvesinin ucunda, tek bir yıldız, parlamış, parlamış, parlamış. En nihayetinde her tarafı parlaklık kaplayınca, büyük büyük dede uyanmış. 'Hayırdır inşallah' anlamına gelen 'Maççaça bigere!' diye seslenmiş kendi kendine. Aynı rüyayı üç kere gören dede, en sonunda dağın zirvesinde parlayan yıldızın kutup yıldızı olduğuna karar verip, üçüncü günün sabahı kimseye haber vermeden kuzeye doğru yola çıkmış. Sonra...
Sonrası, Fas sahillerinde, Türk korsanlarına esir düşüp, Kostantiniye'de o rüyasında gördüğü dağın yani kulenin yakınında oturan bir marangoza köle olarak satılmasına kadar geçip giden 3 yıl. Ne ki büyük büyük dedenin evlenip de her çocuğuna anlattığı bu rüya, kuşaklar sonra, torununun torununun torunu 1991 yılında kuledibindeki bu kahvede işe başlayınca nihayet bir anlam kazanmış."

Evet sevgili çakal okur, meğer o kulübe bu kahveymiş. Bakma bana zenci gibi kısa boylu bıyıklı garson, çay getir. Büyük büyük dedenin hikayesini yazdım, demli getir.

Ah bilmezsiniz ben ne acayip ne tuhaf adamımdır. Kuledibinde bir kahveye girer, yerimi beğenmez karşı sandalyeye otururum da, oturamadığımı yazarım. Yazılan her şeyi gerçek sanıp, yazarı hakkında çıkarımlar yapan, yargılarda bulunan meczup okura da selam çakarım.

Hiç yorum yok: